Max Payne 3: Çizgi Roman Yorumsalı

Evet, “incelemesi” demeyi gözüm yemedi. Kişisel yorumlarımdan oluşan bir makaledir bu, benim yorumsalımdır.

Karakterle empati kurabilmek için sadece viski sarhoşuyken yazıyorum işbu makaleyi.

Yaklaşık bir 16 yıldır falan Max Payne hastasıyımdır. İlk oyununu dayımın evinde görmüştüm, hem de ikinci faslın başındaki kabus bölümünden. Hemen bayılmıştım tabii, hele o grafik roman geçişleri, mermi zamanına yavaşlatma falan filan oy oy. Max Payne 2 diye bir şey olduğunu öğrenince koşarak atladım üstüne, adeta shootdodge yaparcasına. Ve herkes gibi üçüncüyü bekledim. Bekledim… Bekledim… Derken gelmedi. Arada bir film geldi geçti, ne öncesinde bekliyordum ne de sonrasında aklımda kaldı. Bu yazıyı yazdığımı söylediğimde Taha hatırlatmasa hiç aklıma gelmezdi, unutmuşum tamamen. Öyle nefret etmişim demek ki. Neydi lan o Marky Mark. İkinci oyundan 10 yıl sonra falan haberleri, fragmanları görüp tekrar kanımı kaynattım, velev ki vaktizamanında bilgisayarım kaldırmadığı için vakitlice Max Payne 3 oynayamadım, ama geçen ay elime bir monster bir de steam hesabı geçirmemle birlikte ilk indirdiğim oyun Max Payne 3 oldu tabii. Ama ortasında durdum, dayanamayıp seriyi baştan bitirip devam ettim. Her şeyden çok hikayesine hastayımdır nedense. Nedensesi mi var gerçi, bu kadar karanlık ama mizahlı, hazin ama zevkli, ciddi ama fantastik olduğundan ötürü elbette. Ama üçüncü oyunda, ikincisinde olan devam hissini bulamadım başta. Çok kopuktu hikaye. Aradan on yıl geçmiş tabii, nasıl olacak başka. Olan olmuş, ölen ölmüş. Max’i öyle bir halde yakaladık üçüncü oyunda. Oynarken o kayıp yılları çok merak ettim. Mezarlık bölümünde geçmişten karakterlerin mezarlarını gördükçe sevindim, unutulmamış dedim. Ama nereden bileyim zaten oyunun çıktığı vakit bir çizgi roman tie-in yapıldığını. Hem de Sam Lake yazarlığında. Hem de Marvel’dan. Marvel ile Max Payne’nin adını aynı sayfada bile görmek bu iki faktörün kucağında yetişmiş ben zihnim ve kişiliğim için öforik bir etki yarattı. Tarif edilemez diyemem, edilebilir bence, mesela peyniri ve eti çok seven birisinin gördüğü ilk çizburgerde duyacağı o devasa sevinç gibi.

Kitabın kendisine anca buradan sonra değiniyorum.

Buraya kadar hep genel arka plan bilgisi.

Tadı bozulmasın diyenler…

Okumayın. Hikaye detayı vereceğim. İlk sayının adı “After the Fall”. İkinci oyunun adına bir gönderme yani, sonrasını anlatıyor malum. Daha ilk sayıdan eminim ki pek çok oyuncunun ufaktan şüphelendiği ama açıktan açığa MP3’te açıklanmayan bazı boşluklar doluveriyor. Max, Mona’ya olan aşkından dolayı karakolunun en parlak dedektifi Winterson’ı öldürdüğü için polislikten atılıyor. Komiser Bravura sağolsun, engelli maaşı bağlatıyor Max’e. Buradan da komiserin hastanede tarandıktan sonra bir türlü sağ kalabildiğini anlıyoruz. Ucu açık kalmıştı malum.

İşin içine Sam Lake karıştığı için olabilir, eserin tamamında yüksek oranda bir detaya dikkat var. Alex Balder’ın ölüm sahnesinde cesetin yerdeki pozisyonu Max Payne’deki ölüm animasyonuna birebir uygun. Max’in giysilerine bakarak herhangi bir gerigöretin* kronoloji üzerinde nerede yer aldığını anlayabiliyoruz. Max’in karısıyla ilk tanışması (Michelle yenge meğer ne karizmaymış), Max’in çocukluk ve anne-baba ilişkileri (Max’in anası meğer ne güzelmiş) gibi daha önce hiç göremediğimiz ve asıl yazarın kaleminden çıktığı için resmi bilgi olan gelişmelere tanık oluyoruz.

[*flashback. Birilerinin ağzından duydum ve hoşuma gitti. “Göret” tek başına “ziyaret” demekmiş.]

Çizimler bir harika. Gerçekçi bir havası var. Elbette ki fotoğraflarla yapılmış orijinal grafik romanlar kadar gerçekçi değil, ama Max gayet yaşlı ve karizmatik. Bazı gerigörütlerde sanatsal yorum katılmış, ama o da güzel. Mesela Max BB’yi görür görmez vuruyor gibi.

Winterson karakterinin bir eksiği, Max ile olan geçmişlerinin hiç bize gösterilmemesiydi. İkinci sayıda, bir park katilini yakalamak için el ele tutuşup yeni evli numarası yaptıkları bir sahne var ki, Valerie Winterson karakteri ve hazin sonu dolu dolu fışkırıyor sayfalardan ağzımıza burnumuza.

İlk iki oyunda hikayenin grafik romanla yürütülmesinden sonra, oyun grafik teknolojileri gelişti ve üçüncü oyunda hiç grafik roman kullanılmadı. Bunun yerine has çizgi roman çıkması şahsen bu eksikliği gözümde telafi etmiştir.

Eserin çerçeve olayı, MP3’ün başları ve ortasında gerigöret olarak deneyimlediğimiz Max ve Passos’un tanışma gecesi. Max’in daha da geçmişinden anılar gösterilirken, bardaki o geceye sık sık dönülüyor, oradaki muhabbetler üzerinden eskiler anılıyor. Geçmiş ve geleceği bağlamak için doğru bir tercih olmuş bu şahsen. Hem üçüncü oyunun asıl olay örgüsüne dair bir bozuntu verilmiyor, hem de “neydik ne olduk” havasında, oyunun kendisinde geçmişe dair kopukluğun gani gani doldurulması söz konusu oluyor. En sonunda da zaten yine burada bitip, bizi üçüncü oyunun ve genel zaman doğrusunun orta bir yerinde indirmiş oluyor.

Kompozisyon yazmayı sevemedim…

O yüzden burada bitiriyorum. En başından beri seriye hayran bir genç olarak şahsen bu üçlemeyi de çok beğendim. Ha, seriyi bilmeyen birisi için iyi bir başlangıç noktası mı? Hayır, bence değil. Her sayfada, her karede bildiğim tanıdığım hatırladığım bir şeyler olmasaydı zevk almazdım bu çizgiromanlardan. Karakteri tanıtıcı, önüne bir yol koyucu bir eser değil kesinlikle, eski bir dostumuzla bir araya gelip ayrı kalalı başından neler geçtiğini dinleme faslı.

Ama çok zevkliydi.

Mis kokulu öpücüklerimle.

Demirhan<3

One comment on “Max Payne 3: Çizgi Roman Yorumsalı”

  1. İzmir Haber says:

    Max Payne oyun serisinin hayranlarından biri olarak yazıyı baştan sona okudum. Kritikler için teşekkürler.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *